Makale
Makale
Fahreddîn-i Irâkî’de Döngüsel Aşk Teması: Kitarō Nishida’nın Felsefî Görüşüyle Karşılaştırmalı Bir İnceleme
The Development of the Recursive Love Argument in Fakhr al-Dīn al-ʿIrāqī: From the Comparison with Kitarō Nishida’s Philosophy
Kie INOUE
Yıl 2025, Sayı 2, Sayfalar:31-45
This paper analyzes the conceptual framework of love as theorized by Fakhr al-Dīn al-ʿIrāqī (1211–1289), a prominent Sufi scholar belonging to the school of Ibn al-ʿArabī, from the perspective of comparing it with the philosophical discourses on love by the Japanese philosopher Kitarō Nishida. The present article will focus on ʿIrāqī’s masterpiece, Lamaʿāt, and analyse his process of reconstructing the metaphysical concept of existence (wujūd) into a recursive structure where the lover, the beloved, and love itself are ontologically unified. The phenomenon of love is most often depicted as an emotion directed from one entity toward another. Consequently, the concept of love necessitates the presence of an object. However, within the framework of ʿIrāqī’s concept of love, the object of love is posited as God Himself, and love is characterized as cyclical. While Sufism often typically discusses love from the ascetic toward God, or love from God toward humanity, ʿIrāqī’s structure of love differs from such typical examples. Consequently, the cyclical nature of ʿIrāqī’s concept of love serves to negate the phenomenon of union with God occurring between two entities. The doctrine places greater emphasis on the concept of separation from God (firāq) than on union with God as the primary mode of God’s self-manifestation. The present paper puts forward the argument that ʿIrāqī’s conception of love as a self-reflective, non-dualistic movement finds a close parallel in Nishida’s proposed metaphysics of the self and his understanding of “God as the dynamic foundation of existence.” By contrasting ʿIrāqī’s circular structure of love with Nishida’s discussions of God and love, this paper reveals a shared commitment to a non-objectifying, reflexive ontology in which God manifests through the mirror of the self. This comparative study sheds light on the originality in ʿIrāqī’s thought, whilst also establishing a framework for discourse between Sufism and Oriental philosophy.
Bu makale, Ekberî ekolün tanınmış mensuplarından olan Fahreddîn-i Irâkî’nin (1211-1289) kuramlaştırdığı aşk kavramını, Japon filozof Kitarō Nishida’nın aşk hakkındaki felsefi söylemleriyle karşılaştırmalı bir perspektiften analiz etmektedir. Mevcut makale, Irâkî’nin başyapıtı Lema‘ât’e odaklanarak onun varlık (vücûd) kavramını, âşık, mâşuk ve aşkın kendisinin ontolojik olarak birleştiği döngüsel (recursive) bir yapıya dönüştürme sürecini çözümlemeye çalışacaktır. Aşk olgusu, çoğu zaman bir varlıktan diğerine yönelen bir duygu olarak tasvir edilir. Sonuç olarak, aşk kavramı bir nesnenin varlığını gerektirir. Ancak, Irâkî’nin aşk anlayışı çerçevesinde, aşkın nesnesi, Tanrı’nın kendisi olarak konumlandırılır ve döngüsel bir karaktere sahiptir. Tasavvuf düşüncesinde genellikle sâlikten Hakk’a veya Hak’tan insanlara doğru yönelen muhabbetten söz edilirken, Irâkî’nin aşk yaklaşımı, bu tipik örneklerden farklılık gösterir. Bu nedenle, Irâkî’nin aşk anlayışındaki döngüsellik, iki ayrı varlık arasında gerçekleşen bir vuslat olgusunu geçersiz kılar. Bu anlayış, Hakk’ın tecellisinin birincil biçimi olarak, Hakk’a vâsıl olmaktan ziyade O’dan ayrılışa (firâk) daha büyük bir vurgu yapar. Bu makale, Irâkî’nin kendine dönüşlü (self-reflective) ve ikilik içermeyen bir hareket olarak aşk tasavvurunun, Nişida’nın öne sürdüğü benliğin metafiziği ve “varlığın dinamik temeli olarak Tanrı” anlayışında yakın bir paralel bulduğu argümanını ileri sürmektedir. Bu makale, Irâkî’nin döngüsel aşk anlayışını Nishida’nın Tanrı ve aşk hakkındaki tartışmalarıyla karşılaştırarak, Tanrı’nın benliğin aynasından tecelli ettiği, nesneleştirmeyen ve dönüşlü bir ontolojiye yönelik ortak bir bağlılığı ortaya koymaktadır. Bu karşılaştırmalı çalışma, Irâkî’nin düşüncesindeki özgünlüğe ışık tutarken, aynı zamanda tasavvuf ve Doğu felsefesi arasında bir söylem çerçevesi de oluşturmaktadır.

